Kılıçdaroğlu'nun kan mirası
Kılıçdaroğlu'nun memleketi Dersim'e bomba ile kan ve gözyaşı yoğunluğunu artıran CHP söyleminin kan üzerinden siyaset üretmesi çok da şaşırtıcı gelmemeli. Esasında “Milli Şef” uygulamalarını yücelten bir demokrasi algısının, 'başkanlık sistemi'nin ne olup olmadığını tartışmadan diktatörlükle perdelemesi izaha muhtaç bir durum.
Beşir Fuad, 1852'de Osmanlı İmparatorluğu'nda dünyaya gelen ilk Türk materyalistlerindendi. Annesinin yakalandığı sanrılı depresyon hastalığının kendisinde de zuhur edeceği korkusuyla bileklerini keserek intihar etmişti.
Tanzimat Dönemi entelektüellerinden, ilk Türk materyalist-pozitivisti Beşir Fuad'ın intiharının ardından Ahmed Midhat, bu “bedbaht”ın anısını yaşatmak için onun biyografisini kaleme alır. Fuad'ın “ibret-bahş-ı cihan olacak” intiharı gerçekten de büyük bir faciadır. Ahmed Midhat'a göre Beşir Fuad, bir materyalist ve natüralist olduğu, dini terbiyesi ve doğu medeniyetlerine ilişkin bilgisi zayıf olduğu için intihar etmiştir. Beşir Fuad, daha sonra Ahmed Midhat'ın ‘Jön Türkler' romanında “Candan” karakterinde beden bulacak ve intiharı yine bir ibret hikâyesi olarak bu romanda da anlatılacaktır. Öldüğünde 45 yaşındaydı. İntiharı için şöyle demişti: “İntiharımı fenne tatbik edeceğim; şiryanlardan birinin geçtiği mahallede cildin altına klorit kokain şırınga edip buranın hissini iptal ettikten sonra orasını yarıp şiryanı keserek seyelan-dem tevlidiyle terk-i hayat edeceğim.” Ölürken izlenimlerini kanıyla kâğıda yazıyordu:
“Ameliyatımı icra ettim. Hiçbir ağrı duymadım. Kan aktıkça biraz sızlıyor. Kanım akarken baldızım aşağı indi. Yazı yazıyorum, diyerek kapıyı kapadım savdım. Bereket versin içeri girmedi. Bundan tatlı bir ölüm tasavvur edemiyorum. Kan aksın diye hiddetle kolumu kaldırdım. Baygınlık gelmeye başladı. Vücudumu teşhir olunmak üzere mekteb-i tıbbiyeye teberrüan bahşederim.'' demiş olsa da vücudu kadavra olarak kabul edilmemiştir. Beşir Fuad'ın ölümünden sonra İstanbul'da intihar patlaması yaşanır. Matbuat idaresi duruma el koyarak, gazetelerdeki intihar haberlerinin yayımını yasaklar. Yasak altı ay sonra bittiğinde gazete başlıkları altı ay öncesinin aynısıdır: “İntihar salgını devam ediyor!''
Kılıçdaroğlu'nun kan kokulu efemine çıkışı nedense içinde fetişen hedonizmi barındıran bir Beşir Fuad hali çağrıştırıyor. Kimilerince kan üzerinden başkanlık sistemine yaklaşım psikopatolojik bir durum olarak değerlendirilebilir. Bizi ilgilendiren gulleleri yutulmuş çocuk asabiyetindeki bu çelebilik kadar, ‘başkanlık sistemi'ne bu deruni sosyal demokrat entelektüel bakışın(!) neşvünema bulduğu oryantalizmle kan(!) bağı. Zira Bryan S. Turner'in oryantalizm'i tanımladığı forma Kılıçdaroğlu cuk! diye oturuyor. Ne demişti Bay Turner? “Batı'nın tanımladığı ve kontrol ettiği kavramlar, tablolar ve kategorilerin içinde anlamlandırılabilecek garip, erotik, farklı ama anlaşılabilir bir söylem.”
Bu, yüzüyle Oryantalizmin, kendi insanına, “Ne tuhaf insanlar bunlar? Ne garip ülke burası!” segmenter tutumla bakmak; kendini biricik ve elit, ötekini lazım ama ezik görmek!... Edward Said'in isabetli oryantalizm (doğu bilimcilik) teşhisi bu anlamda kilometre taşı gibi duruyor. M. Foucault'nun kuramsal analizini, bir başyapıt olan “Oryantalizm” eserine uygulayan Edward Said: “Bütün egemen kültürler, kendilerine uygun bir hâkimiyet söylemi yaratırlar ve bu söylem içerisinde kendilerinden başka kültürleri istedikleri gibi yansıtırlar. Bu çarpık yansıtma gerçekte bir kültürün diğer bir kültüre egemen olma yollarından biridir.” derken itirazın arka planını afişe eder.
Bilinçaltının dışa vurumu Kılıçdaroğlu'nun sözleri esasında CHP'nin köklerini bulduğu Doğu tarzı solculuğun oryantalizm ürünü olduğunu kanıtlayacak nitelikte. Solculuk, yirminci asrın ortasından bu yana, -biraz da güç süreciyle ilintili olarak- hep neoliberal uygulamalar karşısında mahrumiyetin belirtisi oldu. Sosyal demokratlar, kavramlara çoğunlukla psikolojik konjonktürel ihtiyaç dürtülerinden ötürü saldırdılar. Tıpkı ezana müdahale ile Türkçe okuma bizantinizmi gibi. Tıpkı İstiklal Marşı'nı yeniden yazma yarışmaları düzenlemek gibi. Tıpkı radyolardan sanat ve halk musikisini yasaklamak gibi. Tıpkı Halk Partisi'nin “Halkı hizaya sokma” şizofrenisiyle zorla senfoni dinletmesi gibi. Tıpkı Âşık Veysel'i Sivas'a sokmama travması, tıpkı dogmatizm eleştirileri adı altında cehalet katmanında en çok durduğu İslami kavram ve duruşlara saldırının çoğu kez insan olma erdeminin önüne geçmesi gibi. Tıpkı Ahmet Kaya'ya çatal bıçak saldırısında bulunanlara Onuncu Yıl Marşı'yla eşlik etmek gibi.
“Oryantal sol” anlayışında, düşmanlığın dışa vurumu söylemle doğrusal grafik göstermiştir. Söylem başarılı olduğu ölçüde, güç dür¬tüsü tatmin olur, segmenter ruhlar arşı âlâya yükselir. Kimi İslamcıların tüm kabahatlerin yegâne gerekçesinde şeytanı işaret etmesi gibi, ortak kaderde sol entelijansiya, olumsuzlukların temelinde -Katolik korkuyla- sürekli bu milletin İslami değer anlayışını işaret etti. Bu değerleri önemsediği düşünülen kim varsa söylediği şeye muhalif olmak amentü esası sayıldı. Bu itiraz geleneğidir ki bugün 'başkanlık' kavramı Kılıçdaroğlu'nun şahsında CHP'de kabul görmüyor. Bu yönüyle Kılıçdaroğlu'nun memleketi Dersim'e bomba ile kan ve gözyaşı yoğunluğunu artıran CHP söyleminin kan üzerinden siyaset üretmesi çok da şaşırtıcı gelmemeli. Esasında “Milli Şef” uygulamalarını yücelten bir demokrasi algısının, ‘başkanlık sistemi'nin ne olup olmadığını tartışmadan diktatörlükle perdelemesi izaha muhtaç bir durum. Daha da vahimi ‘sol'un doğduğu vatan Fransa'nın yarı başkanlık sistemiyle yöneltilmesi, bizdeki solun entelektüel çabalarını anlamlandırmayı mümkün kılmıyor.
Keskin olmamakla birlikte CHP tarihi bir tasnife tabi tutulursa;
1- 1950 öncesi devleti kendinden ibaret sayan il başkanlarının vali olduğu CHP.
2- 1961 Anayasası ile “Millet, egemenliğini, Anayasa'nın koyduğu esaslara göre, yetkili organlar eliyle kullanır.” denilerek vesayet sisteminin kurumsallaşması ve bunun savunucusu CHP.
3- 1982 Anayasası'yla da bu vesayeti besleyen damar genişlemesinden soluk bulmaya çalışan CHP.
Türkiye'de CHP politikalarında öteden beri “devlet esas olarak alınır. Devletin Anayasa'dan önce var olduğu kabul edilir. Anayasa da o devletin bekası için yapılır. Bu nedenle tüm anayasalar devleti korumaya yönelik maddelerle doludur. Bu devleti temsil de ancak CHP'ye matuftur. Dolayısıyla Anayasa çalışmalarının inkıtaya uğramasının ardında da bu saik duruyor. Bu bir niyet okuma veya kehanet değil. Zira CHP tarihi bu okumayı doğrulayacak sayısız uygulamalarla dolu. Milleti değerleriyle yücelten, yücelen milletin de devletini baş tacı ettiği bir yaklaşım bu anlamda oryantalist okumalara meydan okumadır.
Küreselleşen dünyada modern ve post modern zihin açmazlarından çıkış yakalamak, merkezi imparatorluk döneminin bitmesi gibi etnisite merkezli ‘ulus-devlet' siyasetinin bittiğini görmek, kırsaldan şehre çekilmiş insan popülasyonunun yatay büyümeyle genişlediğini ve elit politikaların önünde set oluşturduğunu okuyan sosyolojik çalışmalar, ancak CHP'ye kendi ‘rönesans'ını getirebilir. Bu çalışmalara öncü bir Kemal Kılıçdaroğlu belki bir Gandhi olamaz ama bir Martin Luther King olma şansını yakalayabilir. Aksi durumda Beşir Fuad'dan sonra intihar salgını siyasal platformda Kemal Kılıçdaroğlu'ndan ve CHP'nin DNA'sından kopmayacaktır. Bu tabloda CHP kan(!) kaybetmeye mahkûm kalacaktır.