Mehmet Kamış - Ağızdan çıkana dikkat
Bir Anadolu köyünde akşamın bu saatinde yolda kalmış, hiç tanımadıkları insanlara evlerinin kapısını açtıkları yetmezmiş gibi bir de sofra kuruluyor. Onlar bize güvendi, biz onlara...
Bu gece vakti çamurun içinden nasıl çıkacağım? Hayatımda hiç görmediğim bir köyde, hiç geçmediğim bir yolda üstelik bir arazi arabasıyla çamura batmak hiç hesapta yoktu. Öyle bir çamur ki çıkmaya gayret ettikçe araba daha da çamura saplanıyor.
Gün akşam olmuş, koştura koştura gittiğimiz Konya rotası gelen bir telefonla bir anda anlamsızlaşmıştı. Yine de gitmek vardı Konya'ya ama ne olduğunu anlamadan aniden rotayı değiştirmiş, kendimizi Nevşehir'e doğru yol alırken bulmuştuk. Ana yoldan çıkmış, dağlara, köylere dalmıştık. Uzaklardan yıldız kümesi gibi duran köyleri geçtikçe yanımda duran eşim, uzaklarda ışıkları yanan köy evlerini gösteriyor ve bunlardan birine gidip ‘Tanrı misafiriyiz deyip kapıyı çalsak bizi misafir etmezler mi?' diye soruyor. Ben, ‘Gidecek çok yolumuz var, buralarda oyalanacak vaktimiz yok.' diyorum.
Gece demeden yola çıkmış, navigasyon denen modern rehberimize fazlaca güvenip dağ bayır demeden vurmuştuk kendimizi yollara. Dağ yollarını, köy yollarını aşmış, ana yollara ha çıktık ha çıkacağız derken Hacıbektaş'ın bir köyünde navigasyonun ısrarlı yönlendirmesine kanıp çamura saplanmıştık.
Öyle de bir köy ki in cin top oynuyor. Bildiğin korku filminden bir sahne sanki! Bir ev orada, bir ev burada. Bir evden diğerine gitmek için bile uzun bir yol yürümek gerekiyor. İlk çaldığımız kapıda iki yaşlı insan çıkıyor karşımıza. Bunların bize yardım edebilme ihtimalleri yok. İkinci evin kapısını bulmak hayli zor olsa da yardım etme ihtimali olan birisiyle karşılamak güzel. Muhtarı telefonla arayıp yardıma ihtiyacımız olduğunu söylüyor. Muhtar uzun bir konuşmadan sonra önce gelmeye ikna oluyor ancak 15-20 dakika sonra traktörü çalıştıramadığını, gelmekten vazgeçtiğini öğreniyoruz. Eyvah, köyde traktörü olan iki kişiden biri elendi. Bize kapıyı açan kişi, bu kez amcaoğluna telefon ettiğini, onun geleceğini söylüyor. Diyor ki ‘Bu köyde herkes yaşlı. Bizim yaşlarda birkaç kişi var, o da emekli olunca köye yerleşti. İki ay önce olsaydı bizi de bulamazdınız.‘
Sahiden hapı yuttuk gibi geliyor. O da traktörünü çalıştıramazsa bir hanım, bir küçük çocukla izini yolunu bilmediğimiz, telefonun çekmediği, internetin olmadığı bir köyde kala kalmış olacağız. Beklemek bir tarafa, nasıl bir yer, nasıl bir köy olduğunu bilmemek, bu ıssız yerde olmak insanı bir hayli tedirgin ediyor.
Bir süre sonra kocaman bir traktör geldi arabayı çekmek için. İki amcaoğlu, çamura bata çıka ipleri bağladı, arabayı çekilir hale getirdi. Ama araba öyle bir batmış ki ilk denemede ip koptu. Sonra tekrar çok daha sağlam bir şekilde bağlandı ve çamurla yaka paça bir kavgadan sonra araç çıktı. Çamurlu yoldan kurtulup, evlerinin yanından ana yola çıkartmak üzereydiler ki bize yardım eden adamın hanımı gelip ‘Buyurun bir çay ikram edelim.' deyince işin doğrusu hiç nazlanmadık. Belki çok samimi çağırması, belki de bir çaya çok ihtiyacımız olması, belki her ikisi daveti kabul etmemize neden oldu. Ama daha önemlisi eşimin temennisi bir dua olmuş, kış günü bir köy evinin sobasının yanında kendimizi çay içerken bulmuştuk. Evin yaşlı babaannesi de misafir geldiği için erken niyetlendiği uykusundan vazgeçmişti.
Ev sahibi Saffet Soylu'nun yıllarca devlette çalıştığını, emekli olunca Kayseri'ye yerleştiğini, orada yapamayıp sonra Kayseri'deki düzenini bozmadan köyüne yerleştiğini öğreniyoruz. Burada besicilik ve tarım yapmak için kolları sıvamış. On parmağında yirmi marifeti var. Tespih koleksiyonundan silah koleksiyonuna kadar pek çok şeye meraklı. Kosova'da, Somali'de ve Türkiye'nin dört bir yanında görev yaptıktan sonra köyüne yerleşmeyi tercih etmiş.
Bu arada sobaya atılan odun çıtır çıtır yanarken odun ateşinde pişen çaylar geliyor. Ama sadece çay değil, yoldan geldiniz açsınızdır sofrası da beraberinde. Her şeyin köyde üretildiği nefis bir kahvaltı sofrası... Tıka basa tok olsanız da yemeden geri durmayacağınız sofraya kıtlıktan çıkmış gibi saldırıyoruz. Bir Anadolu köyünde akşamın bu saatinde yolda kalmış hiç tanımadığı insanlara evlerinin kapısının açtıkları yetmezmiş gibi bir de onlara sofra kuruluyor. Hem yiyor hem sohbet ediyoruz. Saffet Soylu, çamura battığımız yolun hikâyesini anlatıyor. ‘Bu köyden AKP'ye az oy çıktı diye o yola kumlama yapmıyorlar. Sizden birkaç gün önce de bir araba kaldı. Aramadık makam, çalmadık kapı bırakmadım ama yapmıyorlar.' diye dert yanıyor.
Bu arada geceyi geçirmeyi planladığımız Göreme'deki otele dert anlatmaya çalışıyoruz. Evin büyük annesi gidip otelle uğraşacağımıza orada kalmamızı istiyor. İstek, bir müddet sonra yerini diğer ev halkının ısrarlı talebine bırakıyor. Hiç tanımadığımız bir köyde, hiç tanımadığımız insanların evinde çoluk çocukla geceyi geçirmek akıl kârı bir şey midir? Ama bir saat önce sinirden ve gerginlikten ne yapacağımızı bilmiyor bir haldeyken şimdi sıcacık sobanın yanında çay sohbeti yapıyoruz. Bir çay sohbetinin sebep olduğu karşılıklı güven duygusu oluştu. Onlar bize güvendi, biz onlara.
Çayları yudumlarken kendi kendime diyorum ki insan ağzından çıkan cümlelere çok dikkat etmeli, neyin dua olarak kabul edileceğini bilemeyiz.