Добавить новость
World News


Новости сегодня

Новости от TheMoneytizer

TEHLİKELİ BİR YANILSAMA: İRAN’LA GERİLİMİN TIRMANMASI KÜRESEL İSTİKRARI NEDEN TEHDİT EDİYOR?

İran’daki iç huzursuzlukların tozu dumanı dağılırken ve toplum, birikmiş memnuniyetsizliklere rağmen, bir kez daha toprak bütünlüğünü öncelik haline getirirken, endişe verici işaretler ortaya çıkmaktadır: dış baskının yoğunlaşması, Batı medyasında gerçeklerin sistematik biçimde çarpıtılması ve Amerika Birleşik Devletleri-ABD’nin İran’a yönelik politikasında çatışma mantığının yeniden hâkim olması. Ancak kontrol altına alınmadığı takdirde bu süreç yalnızca İran’ı değil, tüm Ortadoğu’yu ve hatta kırılgan küresel düzeni ağır ve kontrol edilemez bir krize sürükleyebilir.

Bugün İran’ın çevresinde yaşananlar ne geçici bir krizdir, ne de yalnızca Tahran ile Washington arasındaki tarihsel düşmanlıkların bir sonucudur. Aksine, üç tehlikeli sürecin eşzamanlı birleşimidir: a-) benzeri görülmemiş ekonomik baskı, b-) diplomatik kanalların fiilen tıkanması ve c-) çatışmayı meşrulaştırmayı amaçlayan hedefli bir medya anlatısının inşa edilmesi. İran’daki iç olayların yatışması, bazı Batı medyalarının iddia ettiği gibi toplumun yenilgisi, devletin mutlak baskı gücü ya da siyasal memnuniyet anlamına gelmemektedir. Bu durum, 8 yıllık savaşın, komşu ülkelerdeki devlet çöküşlerinin ve yabancı müdahalelerin hafızasında derin izler bıraktığı bir toplumun tarihsel rasyonalitesini yansıtmaktadır. İran halkı, her şeyden önce kamu düzeninin bozulmasını ve ülkenin toprak bütünlüğünün tehlikeye girmesini istememektedir.

Bununla birlikte, bu göreli toplumsal sükûnet, yönetim düzeyinde birlik ya da stratejik kararlılık anlamına gelmemektedir. İran’ın üst düzey karar alma çevrelerinde hâlâ belirgin bir stratejik belirsizlik göze çarpmaktadır. Devlet-toplum arasındaki mesafeyi azaltacak ciddi iç reformlar da, ekonomik ve siyasi yalnızlıktan çıkışı mümkün kılacak gerçekçi bir dış politika yeniden tanımı da güçlü biçimde hayata geçirilmemiştir. Bu kararsızlık, İran’ın modern tarihin en karmaşık yaptırım rejimlerinden biriyle karşı karşıya olduğu bir dönemde yaşanmaktadır. Bu yaptırımlar, artık yalnızca baskı araçları değil, İran’ın ekonomik, mali ve kurumsal kapasitesini uzun vadede aşındırmayı hedefleyen mekanizmalara dönüşmüştür.

Yaptırımları aşmanın geleneksel yolları —gayriresmî finans ağları ve aracı üzerinden petrol satışı gibi— büyük ölçüde ya kapanmış ya da aşırı maliyetli hâle gelmiştir. Buna ek olarak, sistem içindeki bazı güvenilir yapıların döviz gelirlerini Merkez Bankası’na geri getirmemesi, döviz kurlarının kademeli biçimde yükselmesine, toplumsal refahın çözülmesine ve ekonomik olduğu kadar siyasi yapıya da derin zararlar verilmesine yol açmıştır. Daha önce “gri alan” aktörleri olarak görülen ülkeler bile, ABD’nin ikincil yaptırımları nedeniyle bugün daha temkinli davranmaktadır. Bu koşullar altında, zaman, zorunlu olarak İran’ın lehine işlememekte ve politika revizyonundaki her gecikme toplumsal maliyetleri arttırmaktadır.

Bu bağlamda, ABD’nin bölgedeki askerî varlığı ve USS Abraham Lincoln uçak gemisinin CENTCOM bölgesine konuşlandırılması açık bir mesaj taşımaktadır: askerî seçenek hâlâ masadadır. Bu adım, yalnızca Tahran’a değil, bölgesel müttefiklere de güvence vermekte ve küresel kamuoyunu hazırlamaktadır. Ancak asıl soru şudur: Bu hamleler gerçek bir savaşın habercisi mi, yoksa İran’ın davranışını ya da siyasal yapısını değiştirmeyi amaçlayan daha geniş bir baskı ve psikolojik savaş stratejisinin parçası mı?

Bu stratejinin temel unsurlarından biri, Batı ana akım medyasının küresel algıyı şekillendirmedeki rolüdür. Son günlerde, özellikle İran’daki protestoların ardından, İran yönetimini kimyasal maddeler, gayri nizami silahlar ve kitlesel katliamlarla suçlayan haberler yaygın biçimde servis edilmiştir. Bu iddialar, çoğu zaman bağımsız soruşturmalara dayanmamakta, güvenilirliği tartışmalı kaynaklara ve çelişkili rakamlara yaslanmaktadır. Bu tablo, tarihten de tanıdıktır. Irak’ın işgali öncesinde “kitle imha silahları” iddiası savaşın meşruiyet temelini oluşturmuştu. Afganistan’da “özgürlük savaşı” anlatısı baskın hâle gelmişti. Venezuela’da ise Nicolás Maduro “uyuşturucu baronu” olarak damgalanmış, ABD tarafından kaçırılmasının dahi tartışılabilir kılındığı bir ortam yaratılmıştı. Bu örneklerin tümünde, medya, yalnızca haber aktaran değil, müdahaleyi meşrulaştıran bir araç işlevi görmüştür.

Bu yaklaşımın İran’a yönelik sürdürülmesi, küresel kamuoyunun bir kez daha pahalı bir askerî müdahaleyi kabullenmeye hazırlandığı endişesini güçlendirmektedir. Oysa İran’la olası bir savaş, önceki örneklerden çok daha karmaşık ve yıkıcı olacaktır. İran, saldırıya coğrafi olarak sınırlı bir karşılık verecek bir ülke değildir. Tahran’ın caydırıcılık doktrini, doğrudan bir saldırının ABD’nin ve müttefiklerinin bölge genelindeki çıkarlarını tehlikeye sokacağı varsayımına dayanmaktadır.

Böyle bir senaryoda, Irak ve Suriye’den Basra Körfezi’ne kadar komşu ülkelerdeki ABD üsleri potansiyel hedef hâline gelecektir. Bu, yalnızca askerî bir sorun değil, aynı zamanda ciddi ekonomik ve enerji sonuçları olan bir durumdur. Rafineriler, limanlar, enerji nakil hatları ve ulaşım ağları gibi hayati altyapılarda yaşanacak hasar ya da geçici aksamalar, küresel enerji piyasalarında şok etkisi yaratabilir; bu etki Avrupa’dan Latin Amerika’ya kadar uzanabilir.

Bu çerçevede, Türkiye’deki İncirlik Hava Üssü özel bir hassasiyet taşımaktadır. NATO’nun bölgedeki en önemli lojistik merkezlerinden biri olan bu üs, genişleyen bir çatışmada kritik bir odak noktası hâline gelebilir. Türkiye, bir yandan savaştan duyduğu endişeyi dile getirip gerilimin düşürülmesini savunurken, diğer yandan NATO’nun parçası ve Washington’un stratejik müttefiki olmaya devam etmektedir. İncirlik’in olası bir hedef olarak gündeme gelmesi dahi, bir savaş durumunda hiçbir aktörün tamamen güvenli bir konumda olmayacağını göstermektedir.

En endişe verici senaryo ise, geniş çaplı bir çatışmanın İran’ın güvenlik ve toplumsal düzenini ciddi biçimde zayıflatmasıdır. Böyle bir durumda, örgütlü bir muhalefetin yokluğu açıkça ortaya çıkacaktır. Zaten şu anda bile o pozisyon diye şekillenmiş, güvenilir hale glemiş ve ya manifestosu olmuş bir alternatif yoktur. Eski Şah’in oğlu Reza (Rıza) Pehlevi bile gerek iç, gerek dış ortamda pek ciddi yandaşı bulunmamaktadır. Yurtdışındaki muhalefetin herbiri zaten başka telden saz çalıyor ve bu da durumu daha çok açmaz hale getiriyor. Nitekim ne güçlü bir üst liderlik, ne de uygulanabilir bir gelecek vizyonu sunan güvenilir bir manifesto bulunmaktadır. Irak, Libya ve Suriye deneyimleri ise, meşru bir alternatif olmaksızın bir siyasal sistemin çöküşünün çoğu zaman kaos, iç savaş ve yabancı müdahale ile sonuçlandığını göstermektedir.

Bu boşlukta, İran’ın parçalanması artık yalnızca akademik bir varsayım olmaktan çıkabilir. Zayıf ve bölünmüş bir İran, bazı Batılı ve bölgesel güvenlik çevreleri için bütüncül bir İran’dan daha “yönetilebilir” görülebilir. Ancak bunun sonuçları İran’la sınırlı kalmayacaktır. Göç dalgaları, artan güvensizlik, etnik fay hatlarının derinleşmesi ve kayıtdışı ekonomilerin yayılması tüm bölgeyi saracaktır. Birleşik Arap Emirlikleri ve müttefikleri —yıllardır Büyük Tunb, Küçük Tunb ve Ebu Musa üzerindeki iddialarını sürdüren aktörler— bu ortamda fırsat kollayabilir; Huzistan’daki etnik gerilimleri kullanmaya çalışabilirler. Aynı zamanda liderlik boşluğu, Azerbaycan bölgeleri, Kürdistan, Sistan-Beluçistan ve hatta Horasan’da çatışmaları tetikleyebilir; komşu ülkeler kendi çıkarları doğrultusunda ayrılıkçı hareketleri destekleyebilirler. Tarih, güç boşluklarında ilan edilen ilkelerin çoğu zaman çıplak ulusal çıkarlara yenik düştüğünü göstermektedir.

Bu krizin daha derin nedenlerini anlamak için Kenneth Waltz’un “yapısal realizm” yaklaşımı yol göstericidir. Waltz’a göre, devlet davranışları ahlaki niyetlerden ziyade uluslararası sistemin yapısı ve güç dağılımı tarafından belirlenir. Bu bağlamda, ABD–İran gerilimi yalnızca ikili anlaşmazlıklarla açıklanamaz. Bu gerilim, Washington’ın küresel güç düzenini koruma ve stratejik bölgelerde bağımsız aktörlerin yükselişini engelleme çabasının bir parçasıdır. Jeopolitik konumu, enerji kaynakları ve bağımsız dış politikasıyla İran bu düzende sorunlu bir yerde durmaktadır. ABD, Çin–Rusya–İran üçgenini parçalamayı hedeflemekte; mevcut baskılar bu daha geniş stratejik çerçevede değerlendirilmelidir.

Sonuç olarak, asıl soru mevcut krizin bir blöf mü, yoksa savaşın öncüsü mü olduğundan ziyade, bu yolun sürdürülmesinin bölge ve dünya için ne tür bedeller doğuracağıdır. Güvenilir bir siyasi ufuktan yoksun “azami baskı” politikası, sonuçları hiçbir aktörün kontrol edemeyeceği bir çatışmaya sürüklenme riskini arttırmaktadır. Tarih defalarca göstermiştir ki, çarpıtılmış gerçekler ve medya yoluyla meşrulaştırılan savaşlar, çoğu zaman kimsenin hazır olmadığı sonuçlarla sona erer.

Prof. Dr. Ghadir GOLKARIAN

Читайте на сайте


Smi24.net — ежеминутные новости с ежедневным архивом. Только у нас — все главные новости дня без политической цензуры. Абсолютно все точки зрения, трезвая аналитика, цивилизованные споры и обсуждения без взаимных обвинений и оскорблений. Помните, что не у всех точка зрения совпадает с Вашей. Уважайте мнение других, даже если Вы отстаиваете свой взгляд и свою позицию. Мы не навязываем Вам своё видение, мы даём Вам срез событий дня без цензуры и без купюр. Новости, какие они есть —онлайн с поминутным архивом по всем городам и регионам России, Украины, Белоруссии и Абхазии. Smi24.net — живые новости в живом эфире! Быстрый поиск от Smi24.net — это не только возможность первым узнать, но и преимущество сообщить срочные новости мгновенно на любом языке мира и быть услышанным тут же. В любую минуту Вы можете добавить свою новость - здесь.




Новости от наших партнёров в Вашем городе

Ria.city
Музыкальные новости
Новости России
Экология в России и мире
Спорт в России и мире
Moscow.media










Топ новостей на этот час

Rss.plus